ulubey, ordu,türkiye

   
  ULUBEY-ORDU
  ULUBEY TARiHCESi
 
ULUBEY iLCEMiZi TANIYALIM

     
ORDU ULUBEY İLÇESİNİN TARİHÇESİ:

   Ulubey, Ordu İli'nin bir ilçesidir; kasaba merkezi Ordu şehrinden 23 km. içeride, Ordu - Gölköy - Mesudiye devlet yolunun üzerindedir.Ulubey, sahile yakınlığı, Gölköy-Mesudiye üzerinden Sivas bölgesiyle olan bağlantıyı sağlayan bir yerde kurulup geliştiği için, 550 yıldan beri bir (nahiye) Bucak olma vasfını korumuştur. Ulubey, 1958 yılında (İlçe) yapılmıştır. 
   Ulubey'in tarihi üzerinde durulurken Ordu ve çevresindeki topraklarda, milattan önce yerleşmiş olan çeşitli kavimlerin bıraktığı izler, ana hatlarıyla belirtilmiştir. Bu suretle, Ulubey bölgesi tarihine de ışık tutulmuş olmaktadır. 
   Öte yandan, Anadolu'nun fethiyle başlayan Sivas, Tokat, Niksar, Reşadiye, Mesudiye yörelerindeki Türk Boyları, aşiret.ve oy­maklarının Karadeniz Bölgesi'ndeki yerleşme hareketleriyle, Ulubey topraklarına gelen çeşitli Türk toplulukları, aynı gayeyi, bu toprakları "yurt edinme" gayesini taşıdıklarından, burada da, genel bir tablo içerisinde, Ulubey yöresinden bahsedilmiştir. 
     Miladdan Önce Ulubey Bölgesi : 
   Ulubey bölgesinde, Milâd'dan önce Kalib, Tibaren ve Mosinoikadlarında kavimlerin yaşadıkları biliniyor.Bu kavimler, daha önceleri doğu ve güneydoğu Anadolu'da otur­makta idiler. Çeşitli sebeplerle yerlerinden göç ederek, Doğu Ka­radeniz Bölgesi'nin dağlık kısımlarına, oralardan da kıyılara in­mişlerdir; vadilerde ve sahillerde yerleşmişlerdi. Bir daha da bu topraklardan ayrılmamışlardı. Bu suretle, Karadeniz Bölgesi'nin "Yerli sakinleri" olarak tanınmışlardır.Bu kavimlerden Kalib'ler madencilikleriyle ün yapmışlardı. Ordu topraklarının muhtelif yerlerinde, demir ocaklarını bulup, çıkardıkları demir cevherini işlemişlerdi. Karadeniz'e ilk defa gelen Fenikeli'ler, bu kıyılarda Kalib'lerle tanışarak, onlardan demir madenleri satın almışlar; bu suretle Akdeniz bölgesinde demir ve çeliği tanıtmışlardı. Tibaren'lere gelince: Bu kavim Ordu'nun yayla ve dağlık kısımlarında oturmakta idiler. 
   Daha ziyade hayvancılıkla uğraşıyorlardı. Tibaren'lerin madencilikle de ilişkileri olduğu sanılıyor. Yayla topraklarında, Ulubey gibi orta kesimlerde izlerine rastlanan maden ocakları, Tibaren'lerin yaşadıkları yerlerde de bulunmaktadır. Kalib'lerin madencilikte daha tecrübeli bir topluluk olduğu yaygınlaştığı için, Tibaren'lerin onlar kadar ün yapamadığı anlaşılıyor. Kirazlık Köyü tarihi Hoşgelli Han'ı... Bu han tamamen kullanılmaz bir durumdadır. 
   M. Önce VII. yüzyılın başlarına kadar, Anadolu toprakları üzerinde güçlü bir kavim olarak varlıkları bilinen Asurlular'ı da Ordu topraklarında Ulubey bölgesine kadar hakimiyetlerini kabul ettirmiş bir topluluk olarak görmekteyiz. 
   Asurlular'ın Karadeniz kıyılarına kadar indikleri biliniyor. Asur-lular'ın hakimiyet sahası içinde, hemen bütün kıyı kolonileri de bu­lunmakta idi. Ancak, bu durum fazla devam etmemiş; M. Önce 625 ta­rihinde, Asurlular tarih sahnesinden silinmişler, bu defa Anadolu topraklarında Med'ler söz sahibi olmuşlardır. 
   Med'lerden sonra Karadeniz kıyılarından, Kelkit Vadisi'ne kadar uzanan şerit dahilindeki topraklarda Pont devleti ortaya çıkmıştır. Pont Devleti'nin hakim olduğu topraklar arasında, Ordu'nun bütün kıyılarıyla, Mesudiye'ye kadar, Ulubey dahil, iç bölgeleri de bu­lunmaktaydı. 
   M. Önce VIII-VII. yüzyıllardan itibaren, M. Sonra I. yüzyıla kadar, Ulubey bölgesinde önemli tarihi bir olayla karşılaşılmamıştır. Bu top­raklar, Anadolu'yu bir baştan Ege kıyılarına kadar uzanan tarihi Kral Yolu'ndan ve Karadeniz kıyılarındaki Sinop, Samsun gibi önemli ti­caret merkezlerine kavuşan yollardan bir hayli uzakta idi. Aynı za­manda Ulubey çevresinde de hiç bir şehirleşme yoktu; hatta köyler dahi mevcut değildi. Denilebilir ki, Ulubey toprakları, Oğuz boylarının Anadolu'ya göç etmeye başladıkları XI. ve XII. yüzyıla kadar bomboştu. Ulubey topraklarında yaşadıkları bilinen Kalib ve Tibaren halkı, baskınlardan korunmak için sığındıkları mağaralarda, "kale" diye ad­landırılan sığınaklarda çok basit bir hayat sürüyorlardı. Bu halkların a-ralarında hemen hiç bir kavmi bağ da olmadığı anlaşılıyor. Ekonomik bakımdan her topluluk kendi başına çalışıyordu. Bu yüzdendir ki, Or­du toprakları üzerinde, yerli halkı teşkil eden Kalib, Tibaren ve Mo-sinoik'ler tarafından hiç bir siyasi varlık (yani devlet) kurulamamıştı. Bu yerli halk, daima, dışarıdan gelenlerin idaresi altında yaşamaya alışmışlardı. 
  Anadolu'nun fethine kadar, Ordu ve dolayısıyla Ulubey top­raklarında hiç bir siyasi güce rastlanmamasında, bu topraklarda nüfusun da çok az oluşuyla büyük şehir hatta kasabaların ku­rulamamış olması, başlıca sebep olarak gösterilebilir. 
     Miladdan Sonra Ulubey Bölgesi: 
   Roma İmparatorluğumun M. Sonra 395'de ikiye ayrılarak, İstan­bul'un "Doğu Roma İmparatorluğuma merkez yapılmasını müte­akip, Hıristiyanlığı kabul eden Bizans, Anadolu halkı üzerinde büyük bir baskı kurmuş ; putperestliğin, Zerdüşt inancının tesirinde yaşayan yerli halkı ağır tehditlerle ezmeye başlamıştı. Hıristiyanlığı kabul et­meyenlerin malları Bizanslı askerler tarafından yağmalanıyor, ken­dileri -de tecavüze uğruyorlardı. Ayrıca, malları yağmalanan bu in­sanlar, yerlerinden çıkarılarak sürgün ediliyorlardı. 
   Bizans devleti, bu baskılarda muvaffak olmuş, askeri gücünün u-sanabildiği her yerde, halk Hıristiyan dinine girmek mecburiyetinde kalmıştı. Hıristiyanlık, evvelâ şehirlerden kasabalara ve oralardan da civardaki köylere doğru yayılmıştı. Bizans'ın Anadolu'da en güçlü ol­duğu M. Sonra IX. yüzyılda köylü sınıfı, Anadolu nüfusunun önemli bir çoğunluğunu teşkil etmekteydi. Ancak, bir taraftan Bizanslı zadegan sınıfın, öte yandan askerî idarecilerin, saray adamlarının gaddarca davranışları köylüyü canından bezdirmişti. Köyler boşalmış, ahali or­manlık ve dağlık yerlerde yaşamaya başlamışlardı. Bu yüzden tarım da gerilemişti. 
   Ayrıca, Bizans'ın İran'la ve İslamiyet'in doğuşundan sonra İslâmlarla yaptığı savaşların neticesinde, Anadolu'daki köylü nüfusu çok azalmış, Anadolu toprakları âdeta boşalmıştı. Bütün bu olayların, bölgenin yerli ahalisi ile, bu topraklara daha önceki yüzyıllarda gelip, dağlık bölgelerde yerleşmiş Oğuz Türklerine mensup aşîretler üzerinde de tesirlerini gösterdiğine şüphe yoktur. 
   Bizans'ın yerli halk üzerindeki Hıristiyanlığı yayma çalışmalarının tamamen başarılı olduğu söylenemez. Zira, Ordu'nun birçok yerinde ve Ulubey topraklarındaki ahalinin Hıristiyan olduğuna dair hiçbir ize, dinî mabetlere, Hıristiyanlara ait yer, dağ, tepe, köy, dere adına rast­lanmamış elması bunun en kuvvetli delilidir. 
    
Malazgirt Zaferi'nden Sonra Ulubey Bölgesi: 
   Ulubey, 1071 Malazgirt Zaferi'nden sonra, devamlı bir şekilde Türk Boyları tarafından gelip yerleşilen; köylerinin hemen hepsinin Türk boylarına mensup aşîret ve oymakları tarafından kurulan, köylerinin adlarını bu topluluklardan alan bölgelerimizden biridir. 
   Ulubey topraklarındaki yerleşmeyi geliştirenler Danişmendliler ol­muştur. Malazgirt Zaferi'nden sonra Anadolu'da kurulan ilk Türk Dev­letleri Saltuk'lar, Mengüç'ler ve Danişmend'lerdir. 
   Anadolu'nun fethinden sonra da önemli rol oynayan Da­nişmendliler, 1071-1178 tarihleri arasında Sivas, Tokat, Amasya, Er­zincan, Kayseri, Malatya çevrelerinde yerleşerek Danişmendli Bey-liği'ni kuran bir Türkmen hanedanıdır. Niksar, bu beyliğin ilk yerleşme yeri ve merkeziydi. Beyliğin kurucusu Emîr Gazi Danişmend Taylı Bey'di. 
   Büyük Selçuklu Devleti'nde, yeni bir bölgenin fethinden sonra, o topraklar komutanlarına "İktâ" olarak verilmekteydi. Malazgirt Za-feri'nden sonra da Emîr Danişmend, Emîr Mengücek ve Emîr Saltuk'a fethedilen bazı bölgeler, iktâ olarak verilmişti. Bu Emîr'ler, iktâ top­rakları üzerinde Beylikler kurmaya çalıştılar. Ancak bu devletçikler, yine de Büyük Selçuklu Sultanlığı'na bağlı birer Beylik olarak hüküm sürebilmekteydiler. 
   Danişmend Gazi, daha ziyade Haçlılar ve Rumlarla yaptığı sa­vaşlarıyla tanınmaktaydı. Trabzon Rum Krallığı ile yaptığı bir çarpış­mada yaralanarak Sivas'ta vefat etmiştir (1104-1105). Kabri Niksar'da olup, üzerine bir türbe inşa edilmiştir. Danişmendli ler, Niksar'dan itibaren Karadeniz sahillerine doğru yayılmışlar; Ordu topraklarından Akkuş, Aybastı, Mesudiye bölgelerini de ele geçirdikten sonra kıyıda Ünye ve Fatsa'ya da hâkim ol­muşlardı. Bu suretle, Ordu'nun bu bölge-1 leri, bir daha değiş-"1 . îı tirmemek üzere Danişmendli Beyliği'ne1' (fr ait topraklar arasında" kalacak; Mehmet Çe lebi zamanında dal, 1419 tarihinde Os-manii Devleti'ne kat­lacaktır. 
   Danişmendliler, Sivas'la Karadeniz kı­yıları arasındaki böl­genin Türkleşmesin­de çok büyük hiz­metlerde bulunmuş­lardır. Danişmend-liler'e ait birçok oy­mak ve obalar, Or­du'nun yayla bölgele­rinden Niksar - Ünye; Niksar Aybasti Fatsa üzerinden Ka­radeniz kıyılarına doğru inerlerken, Me­sudiye bölgesinden de Ulubey topraklarına birçok oymak ve aşiretin göçüp yerleştiği anlaşılmaktadır. Ulu-bey ve Kabadüz topraklarında Danişmend adlarında yerleşmeler bu­lunduğu görülmektedir. 
   Fatih Devri'nde tanzim edilen "Ordu - Bayramlı" yöresine ait 1455 tarihli Tahrir Defteri'nin (Niyabet-i Geriş-i Sevde'şlü / Ulubeğlü Na­hiyesi) ne bağlı köyler arasında Danişmend adlı bir köyün bulunması, Danişmendliler'in buralarda yerleştiklerini belirtmektedir. 
   Danişmendli'ler, Anadolu'da kurulan beyliklerin en büyüklerinden biriydi. Zaman, zaman Anadolu Selçuklu Devleti'ne de karşı gelmişler, hatta onları idareleri altına dahi almayı başarmışlardı. Haçlılarla ve Trabzon Ruamları'yla devamlı çarpışarak mağlup e-den Danişmend Gazi, Danişmend Gazi'nin oğlu Emîr Gazi, torunu Melik Muhammed Gazi bütün Türkler tarafından sevilen büyük ku­mandan ve devlet adamlarıydı. 
   Danişmendli Devleti, Danişmendli Sultanı II. Kılıç Arslan'ın ülkesini 1188 tarihinde on bir oğlu arasında taksim etmesinden sonra eski gücünü kaybetti. Babaları II.Kılıç Arslan'a bağlı olmakla beraber, her.Melik kendine ayrılan eyalette yarı bağımsız bir sultanlık kurdu. Bunlardan Nâsıreddin Berkyaruk Niksar, Koyulhisar, Mesudiye ve çevredeki yaylalara sahipti. Ancak, Berkyaruk'un Koyulhisar ve çevresine hakimiyeti kısa sürdü. Anadolu Selçuklu Sultanı l. Gıyaseddin Keyhüsrev (1205-1211) ikinci defa Saltanatı ele geçirince, Oğlu Alâeddin Keykûbat'ı Danişmend İli'nin merkezi olan Tokat'a, diğer oğlu Celâleddin'i de Koyulhisar'a Melik tayin etti. Bir çeşit Vali o-lan bu Melik'ler zamanında Ordu ve Ulubey topraklarında daha köklü yerleşme hareketleri başladı. 
   Danişmendli'lerin Sivas yörelerinden Karadeniz'e doğru, Gölköy ve Ulubey'e, Satılmış (bugünkü Perşembe) ve Ordu kıyılarına kadar göçerek yerleştikleri, bütün bu topraklardaki yer adlarından an­laşılmaktadır. 
   Bir taraftan 1214'de Sinop'un fethi, öte yandan Trabzon Rum Krallığı'nın Selçuklular'ı metbû tanıyarak vergi ödemeye başlamaları üzerine, Karadeniz sahillerindeki başlıca merkezler, tamamen Müslüman Türkler'in eline geçmiş oluyordu. Kıyılarda ve buralara yakın yerlerde yeni yeni köylerin kurulmasına da böylece başlamış oldu. 
   Esasen, Selçuklu Devleti, Anadolu'daki tarihî ticaret yollarına uy­gun bir iktisat politikası takip ederek, bu ana yollar üzerinde Kervansaray'lar inşa ettirmiş; Karadeniz ve Akdeniz kıyılarında Sinop ve Alanya'yı onarmıştı. Bu arada, Karadeniz'de Samsun şehri ile çevresindeki topraklar, Selçuklu Sultanı Süleyman Şah tarafından fethedilmiş; Samsun'un yanında yeni şehir kurularak, buna (Müslüman Samsun) adı verilmişti 
   Diğeri (Gâvur Samsun) diye anılmaktaydı. 
   Bütün bu gelişmeler, kıyılara kadar inilerek, oralarda da yerleşme hareketi olayları devam ederken, Ulubey bölgesinde de Türkmenler tarafından yeni yeni köyler kuruluyordu. Anadolu'nun fethi yıllarında, Ulubey bölgesinde nüfusun yok de­necek kadar az olduğu anlaşılıyor. Bu topraklarda nüfusun toplu bu­lunduğu herhangi bir şehir, hatta kasaba mevcut değildi. Me­sudiye'den Ordu-Bayramlı sahillerine kadar, XII. ve XIII. yüzyıllarda önemli bir yerleşmeye de rastlanmamaktadır. Ancak, XIV. yüzyılın or­talarına doğru, bugünkü Eskipazar Köyü'nün bulunduğu sahada "Or­du - Bayramlı" adında yeni bir kasaba kurulmuştu. Ulubey, Ordu -Bayramlı'nın bir "nahiyesi" olarak, bu kazanın Osmanlı Devleti top­raklarına katılmasından sonra varlığından söz ettirmeğe başlamıştır. Çünkü, Ordu - Bayramlı'nın kuruluşuna kadar, Ulubey'e ait bilgiler, Ulubey'in Danişmendliler'in öncülüğünde Müslüman Türkler'in yer­leştiği; Oğuz boy, aşîret ve oymaklarının topraklarında köyler kur­dukları, tarım ve hayvancılıkla uğraştıkları; ayrıca, hiçbir Hıristiyan unsurun bulunmadığı bir Türk Yurdu olduğu idi. 
   Ulubey toprakları, Danişmendliler'den sonra da, merkezi Kon­ya'da bulunan Anadolu Selçuklu Devleti zamanında (1077-1391) bir Türk ülkesi durumunu korumuştur. 
     Türklerin Anadolu'ya Göçleri: 
   Moğolların Asya'yı istilâları sırasında, Türk aşîretleri de, büyük kafileler halinde Anadolu'ya göçmeye başlamışlardı. Konyadaki Selçuklu Devleti, Moğollar'dan kaçan bu kalabalık göçmen kitlelerini ülke sınırlarına yerleştirmeye çalışıyordu. 
   Selçuklu Sultanlığı, bu çalışmaları yaparken, güçlü ve kalabalık olan aşiretleri parçalara ayırarak, birbirinden uzak bölgelere gönderiyor; oralarda yerleşmelerini teşvik ederek, Beyleri'nin ida­resinde boy ve aşiretlerinin gücüne dayanarak, bir "beylik" kur­malarını önlemek gayesini güdüyordu. Bunda, şüphesiz ki, Selçuklu ailesinin geleceğini korumak endişesi de mevcuttu. Günümüzde, Ana­dolu'nun en uzak köşelerinde olduğu gibi, Ordu ili topraklarında da Bayındır, Eymür, Çepni, Bayat gibi büyük Oğuz boylarının adlarını taşıyan köylere rastlanmaktadır. Bu durum, Selçuklu devletinin aşîretleri parçalara bölerek yerleştirme siyasetinin bir neticesi olarak ortaya çıkmıştır. 
   XII. yüzyıl Anadolu'sunun, devamlı şekilde Haçlı Seferleri ile, Bi­zans'la ve yine muhtelif Türk Beyleri ve Sultanları arasında dahili savaşlarla geçen bir devresinde, nüfus itibariyle büyük kayıplara uğradığı muhakkaktır. 
   Bu durumdan zarar gören sadece Türkler değildi; İslam dünyasının muhtelif sahalarından, çeşitli sebeplerle Anadolu'ya gelen başka unsurlara mensup halklarla Bizans kilisesinin zorla Rumlaştırmaya yani Hıristiyan yapmağa çalıştığı yerli halkı da bu sa­vaşlardan büyük zararlar görmüştü. 
   Anadolu'ya XII. ve XIII. yüzyıllarda büyük kafileler halinde gelen Türklerin yeni yurtlarında muhacir gibi kalmaları mümkün değildi. Yerleşik hayata geçmeleri, kasaba ve köylerde devamlı şekilde otur­maları gerekliydi. Esasen böyle bir hayata geçmelerine de hiçbir en­gel yoktu. Nitekim Türkmenler Anadolu'da göçebeliği hemen terk-ederek, "oturak yaşayış" a geçtiler. Yeni köyler kurdular veya terkedilmiş eski köyleri imar ederek, buralarda, günümüze kadar, da­imi şekilde yerleştiler. Şurası bir tarihi gerçektir ki, Anadolu'ya gelen Türkler arasında, Orta Asya'da çok eski zamanlardan beri köy hayatına, hatta şehir yaşayışına geçmiş her çeşit halk mevcuttu. Böylece, bunlar yeni yer­leştikleri topraklarda da aynı hayat tarzlarına uygun bir şekilde yaşamayı arzuluyorlar ve kısa zamanda da bunu başarıyorlardı. Köylüler, bir taraftan tarımla, diğer yandan geleneksel olarak hay­vancılıkla uğraşarak yeni kurdukları köylerde kalmayı başardılar. 
   Anadolu'ya göçen Türk toplulukları, iskân edildikleri yerlerde ken­di aşîret, oymak veya boy isimleri ile köyler kurmakta idiler. Göçtükleri Ana Vatan'daki dağ, tepe, dere adlarını, yeni yerleştikleri köylerde de yaşatmak için, buralara "ad" olarak veriyorlardı. 
   Bunun canlı örneklerini, Ulubey ilçesi topraklarındaki birçok köy isminde görmekteyiz: Kızılin, Kuylu, Mağara, Oktamış, Yağmurlu, Ha-tuncuk, Karakoca, Çukurcak, Unduz (Gündüzlü), Karaağaç, Karlıcak, Eymür... 
   Bu köy adlarından başka, aşîret veya oba'ya mensup ileri gelen kişilerin adları da köy ismi olarak kullanılmıştır: Uzun Mahmud, Ulu-beğ, Şeyh Abdullah, Sevdeş, Danişmend, Tura (Durak) Halidlü, Ba-haeddin... 
   Danişmend adını taşıyan köylere Ordu - Bayramlı kazası top­raklarının birkaç yerinde rastlanmaktadır: Ulubey ve Çamaş'da Da-nişmendli, Ali Beğece (Kabadüz) de Danişmendiü ve İsa Danişmend; Karagöl'le Bulancak arasındaki Kırık İli Nahiyesi'nde Danişmendiü ve Kara Danişmend; Reşadiye'de Danişmendiü adlarını taşıyan köylerin mevcudiyetleri, bu büyük Türk Boyu'nun Karadeniz sahillerine kadar yayıldığını göstermektedir. 
   Çepni adı da, Ordu - Bayramlı kazası topraklarında 4 köye isim olmuştur: Gölköy (Hapsumana) da Çepni, Perşembe (Satılmış Na-hiyesi'nde) Çepni; Kabadüz (Ali Beğece) de Çepnilü ve Reşadiye (İskefsir) de Çepni Yusuf şeklinde geçmektedir. 
     Alp - Eren'ler Diyarı Ulubey: 
   Türkmenlerin Anadolu'ya gelişlerinde, onlarla birlikte birçok Der­vişin de birer Alp-Eren, yani savaşçı derviş kişiliğinde gazalara katıldıkları bilinmektedir. 
   "Alp" kelimesi, kahraman, cesur, yiğit anlamlarında bütün Türkler tarafından kullanılan bir sıfat ve unvandır. Türkmen toplulukları, ara­larındaki dervişleri birer Alp-Eren olarak gördükleri için, manevî güçleri bir kat daha artıyor, gazalarında daha ziyade muvaffak olu­yorlardı. Birer Alp-Gazi olarak da tanınan bu dervişlerin Anadolu'nun fethindeki başarıları kadar, yerleştikleri köylerdeki halk üzerinde de büyük tesirleri görülüyordu. Günümüze kadar gelen birçok destan ve menkıbelerde Alp-Erenler'den bahsedildiği, fetihlerde onların büyük yardımlarıyla karşılaşıldığı belirtilir. 
   Dervişlerin arasında aşîr Eyalet Beyleri de bulunmakta idi. Bu der­vişlerin bütün gayesi, verimli bir toprağa yerleşmek, orada ekip-biçme bağ ve bahçe işleriyle uğraşmak, o yörenin hal üzerinde İslamiyet'i güçlü kılmak, sosyal düzenin bozulmasını önlemek gibi, hem maddî hem de manevî çalışmalar yapmaktı. 
   Anadolu'ya X. ve daha sonraki yüzyıllarda gelen dervişlerde, Ce­laliliğin başladığı XVII. yüzyıllarda ortaya çıkan ve gerçek fonk­siyonlarını tamamen kaybetmiş olan dervişleri birbirinden ayırmak gerekmektedir. 
   Türkmen göçleriyle gelen dervişler, birer Alp-Eren, Alp-Gazi, aynı zamanda çiftçi ve dinî bir lider durumunda idiler. Daima kendi halkı içinde yaşamış, onunla birlikte Anadolu'ya gelmiş, onun yanında kılıcına sarılmış, halkının beğendiği yerde onunla birlikte oturmuş ve yaşamıştır. XVII. yüzyılda, derviş kisvesiyle ortaya çıkanlar ise, asalak, di­lenci ve çoğu zaman da Celalilerle işbirliği yapan kişilerdi. Anadolu halkı bunlardan çok çekmiş, belâlarından kurtulmak; can ve mallarını korumak için, köylerini dahi terk etmek durumunda kalmışlardı. 
   Anadolu'nun Alp-Eren dervişleri, İslamiyet’i yayma çalışmaları sırasında dahi, yerli Hıristiyan halka karşılaştıkları zaman, Müslüman olmaları hususunda onlara bir baskı yapmıyor, inançlarına saygılı davranıyorlardı. Alp-Eren'ler, oturdukları köylerde, halk arasındaki anlaşmazlıkları ortadan kaldırmaya çalışıyor, muhtaçlara, hastalara kimsesizlere yardımda bulunuyorlardı. Onlar, yardımseverliklerinden, hoşgörülü davranışlarından dolayı, bölgelerinde "kerem sahibi" olarak tanınıyorlardı. Bu yüzden başları sıkıntıda olanlar, zulümden kaçanlar onların tekke, dergâh ve zaviyelerine koşuyor, oralara sığınıyorlardı. Haçlılarla olan savaşlar, Moğollar'ın istilası gibi, Türklük ve İslâm dünyasına büyük darbeler vuran kanlı olayların yaşandığı yerlerde, derviş ve onların bağlı oldukları şeyhlerin halk üzerindeki nüfusları çok daha büyük olmaktaydı. Çünkü bu kişiler, felaketlere maruz kalmış insanlara en çok muhtaç oldukları ruhî ve manevi sükûnu te'min va'dinde bulunuyorlardı.
   Türkler'in Anadolu'ya yerleşmeleriyle Anadolu Selçuklu Devleti de bir kat daha güçlenmiş, bir çok yerde Türk-İslâm merkezleri ku­rulmuştu. Bu merkezlerde Şeyh ve dervişler için dergâh ve zaviyeler inşa edilmişti. Uzaklardan gelerek bu zaviyelerde yetişen dervişler, şeyhlerinden aldıkları talimatla Anadolu'nun dört bir yanına dağılıyor, Duralarda kuvvetli bir tasavvuf cereyanı uyandırıyorlardı. Bu şeyh ve dervişlerin arasında, Horasan ve çevresinden gelen Yesevî Tarikatı mensupları da bulunmakta idi. Bilhassa "Cengiz istilasından sonra Türkistan, İran ve Harizm'den birçok mutasavvıf, göç eden Türkmenlerle birlikte Anadolu'ya gelip, yerleşmişlerdi. Bilginlere karşı öteden beri büyük hürmet ve iltifatta bulunan Selçuklu Sultanları, bu tasavvuf ehline de aynı şekilde davrandılar ve onları her yerde korudular. 
   XIII. yüzyılın sonlarında, Selçuklu Devleti'nin gücü büyük çapta azalmıştı. Moğol istilâsının tahribatı, Selçuklu Saltanatı için çıkan ve­raset kavgaları; bu karışıklıklardan yararlanan Rum ve Ermeniler'in Selçuklu topraklarına saldırmaları yüzünden, Anadolu'nun eski refah ve asayişi bozulmuş, bazı yerlerde ise tamamen ortadan kalkmıştı. Bütün bu karışıklıklardan bıkıp, ezilen Anadolu halkı, kendilerine bu dünyada nasip olmayan huzur ve saadeti, hiç olmazsa Ahiret âleminde temin için, dergâhlara, tekke ve zaviyelere koşmaya başlamıştı. Yörelerinde geçici saltanatlar kurmaya çalışan bir takım aşîret ve­ya Boy Beyleri de, halkın bu duygularından faydalanmak için, şeyhlerin maddî ve daha ziyade manevî nüfuzlarından istifadeye çalışıyor, onlar için her tarafta zaviye ve dergâhlar inşa ettiriyor, zen­gin vakıflar kuruyorlardı. Kardeşier - Bodurlu Mahallesi'nde iki katlı, çıkmalı, taş dolgulu tipik bir köy evi. Ulubey'in bütün köylerinde bu tip mimari tarzıyla yapılmış bir çok ev bulunmaktadır. Bütün bu olayların tesiriyle, Anadolu'daki şeyh ve dervişlerin sayıları da çoğalmıştı. Ordu - Bayramlı Kazası topraklarındaki 800'e yakın yerleşme biriminde, 1455 yılında yapılan Tahrirler sırasında, 175 "şeyh" tespit edilmiştir. Bu Şeyhler tekkedâr, zaviyedâr, fakih, müezzin, zaviye ve kal'a hizmetkârı, yamak, divan başı, yaşlı sipahi, demirci, sipahi, müsellem, toprak sahibi, çiftçi ve timar beyi gibi, bir taraftan dinî hizmet gören, öte yandan asker, çiftçi, sanatkâr gibi çalışarak çevresine örnek olan kişilerden teşekkül etmekteydi. 
   1455 yılındaki bu tahrirler sırasında, Ulubey Nahiyesi'nin muhtelif köylerinde 17 adet şeyh'in yaşadığı tespit olunmuştur. 
   Bu şeyhlerin adlarıyla oturdukları köyler şunlardı: 
   1) Şeyh Abdullah Köyü'nde (Şeyhler): Abdullah oğlu Şeyh Hasan Abdullah oğlu Şeyh Hamza Abdullah oğlu Şeyh Hüseyin Şeyh Abdullah (Şeyhler) Köyü'ndeki zaviyeye, köyün bütün ge­lirleri vakıf olarak tahsis edilmiştir. 
   2) Toraman Köyü'nde: Eren oğlu Şeyh Osman Musa oğlu Şeyh Hamza. Bu şeyhler, işlemekte oldukları topraklarıyla birlikte vergiden muaf tutulmuşlardır. 
   3) Çon Köyü'nde:  Hasan oğlu Şeyh Mahmud Hasan oğlu Şeyh Ali. Bu iki şeyh, köyde çiftçilikle uğraşırlar halkı da niyabet resmi ödemekten muaf tutulmuşlardı. 
   4) Kızılın Köyü'nde: Saltuk oğlu Şeyh Saru Bu şeyhin toprağı vardır, vergi öder. 
   5) Taglıca Köyünde: Sandal oğlu Şeyh Habib. Bu şeyh vergiden muaf tutulmuştur. 
   6) Hatuncuk (Kadıncık) Köyü'nde: Kuloğuz oğlu Pîr Dede. Toprağı vardır, ancak geride hizmet gördüğü için vergiden muaf tutulmuştur. 
   7) Katır (Akoluk) Köyü'nde: Bu köy Şeyh Ali Ağa'nın biraderi Hamzanın mülküdür. 
   8- Tura (Durak) Köyü'nde : Süleyman oğlu Şeyh Hasan Sevündük oğlu Şeyh Mahmud Bu şeyhlerden Şeyh Hasan vergi öder, Şeyh Mahmud bekârdır, vergi ödemez. 
   9)Uzun Mahmud Köyü'nde : Hızır oğlu Şeyh Hasan Bu şeyh çiftçilikle uğraşır. 
 10)Karlıcak Köyü'nde: Şeyh Hasan; Çiftçidir. 
 11)Diladım Köyü'nde (bu köyün neresi olduğu bilinmemektedir. Şeyh Nebi oğlu Şeyh Sait Zaviyedardır, vergiden muaftır. Ulubey topraklarında yeni köyler kurarak yerleşen Türkmenler için, bu Şeyhler, hem birer manevî lider ve dinî bilgilerini kuv­vetlendiren, onları aydınlatan bir din bilgini ve hem de köy içindeki çalışmalarıyla çevrelerine örnek olabilen şahıslardı. 
     Hacı Emir Oğulları Beyliği Zamanında Ulubey Bölgesi 
   Ulubey bölgesi, XIV. yüzyılın ortalarından itibaren Hacı Emir Oğulları Beyliği'nin idaresine geçmiştir. Hacı Emir Oğulları, XIV. yüzyılın ilk yarısında, Mesudiye civarında, Bayram oğlu Hacı Emir adında bir Bey tarafından kurulan yerli bir Beyliktir. Bayram Bey, bu yöreye yerleşen Oğuz Türklerinin Çepni Boyundandı. Moğollar'ın Anadolu'yu istila ve yağma etmelerinden sonra, dev­letin gücü zayıflamış, eski yurtlarını terk ederek Anadolu'ya gelen Türk aşîretleri arasında, kendi başına buyruk şekilde yaşamak yo­lunda bir hareketin başladığı görülmüştü. Anadolu'daki Moğol (İlhanlı) hakimiyetinin 1335'de sona ermesinden sonra, bu hareket daha da yaygınlaşmıştı. Önceleri, "Uç Beyliği" sıfatıyla aşîret örf ve geleneklerine bağlı yaşayan Türkmen topluluklarında, artık Selçuklu ve ilhanlı Devleti teşkilatlarını örnek alarak, müstakil bir devlet kurmak gibi bir ülkü, bir gaye ortaya çıkmaya başladı. 
   Hacı Emir Oğulları, XIV. yüzyılın ilk yarısında, İlhanlı idaresinin gevşekliğinden ve Anadolu üzerindeki eski gücünü kaybetmesinden ve Mesudiye topraklarının da İlhanlı tehdidinden uzakta oluşunun sağladığı özellikten yararlanarak, o bölgede ortaya çıkmıştı. Beyliğin kurucusu Bayram Bey, Mesudiye, Koyulhisar top­raklarında yerleşmiş bulunan Çepni Türklerindendi. Kalabalık olan aşiretinin sağladığı güçle, kısa zamanda bölgedeki Türkmenleri kendi etrafında toplamayı başarmıştı. Kurduğu bu Beylik, (Bayram Oğlu Hacı Emir Oğulları) veya Hacı Emir Oğulları Beyliği) adıyla, XIV. yüzyılın ilk yarısından XV. yüzyılın başlarına kadar, Ordu toprakları üzerinde varlığını devam ettirmiştir. 
   Hacı Emir Oğulları Beyliği, bilhassa Hacı Emir'in oğlu Süleyman Bey zamanında Ulubey bölgesiyle Ordu Bayramlı Kasabası ve çevresine de hakim olmuştu. Süleyman Bey, 1397 yılında, o tarihe kadar Trabzon Rum Krallığı'nın idaresinde bulunan Giresun Şehri'ni fetih ederek, bu fetih dolayısıyla "Giresun Fatihi" unvanını almıştı.Ulubey bölgesinin Hacı Emir Oğlu Beyliği topraklarına katıldığı XIV. yüzyılın sonlarında, Ulubey' deki bütün köylerde tamamen Türk toplulukları, aşîret, oymak ve boylarına mensup Müslüman Türkler yaşamaktaydı. Bu topraklarda hiçbir Zımmi, yani Hıristiyan bulunmadı-ğ gibi, daha önceleri kurulmuş hiçbir Hıristiyan köyü de mevcut değildi. 
     Osmanlı Devleti Zamanında Ulubey Bölgesi :
   Ordu İli'nin bazı bölgeleri gibi, Ulubey topraklarının da Çelebi 'Mehmet zamanında Osmanlı Devleti topraklarına katıldığını biliyoruz. 
   Yıldırım Beyazıd, 1398'de Canik bölgesindeki Türk Beylikleri'ni I padişah idaresine almak için harekete geçti. Evvelâ, Müslüman Sam-: - - şehrini ele geçirdi. Sonra da, Bafra ve Giresun bölgelerindeki et. er ile, Çarşamba ve Terme havalisindeki Taceddin Oğullarını; Merzifon ve Havza'ya sahip bulunan Taşan Oğulları Beyliği'ni ortadan kaldırdı; bu beyliklere ait toprakları ülkesine kattı. 
   Yıldırım Beyazıd'ın, bu bölgeleri fetih etmesiyle, Osmanlı Devleti'nin sınırları Karadeniz kıyılarında Samsun'dan Giresun'un doğusuna kadar uzanıyor, Trabzon Rum Krallığı ile komşu olunuyordu. Aynı tarihlerde Sivas ve çevresinde güçlü bir devlet adamı olarak tanınan Kadı Burhaneddin Bey, Yıldırım'ın çekindiği Bey'lerden ol­masına rağmen, 1398 tarihinde Karayülük Osman Bey tarafından öldürülmesi üzerine, Karayülük'ün idaresine girmeyi istemeyen Sivas halkı Osmanlı Devleti'ne müracaatla Yıldırım Beyazıd'a bağlanmayı teklif etti. Kadı Burhaneddin'in kumandanlarıyla Sivaslı'ların bu talepleri ka­bul edildi; bu su­retle, Sivas başta ol­mak üzere Kadı Burhaneddin Dev­leti'ne ait bütün top­raklar Osmanlı ül­kesine katılmış oldu. Bu katılma netice­sinde, Sivas'ta sa­hilde Ordu-Bayramlı Kazası'na kadar bütün Ordu Top­rakları ile Karadeniz kıyılarındaki iskele­ler, kasaba ve köy­ler de bu devletin ayrılmaz birer par­çası haline geldiler. 
   7455 tarihli (SÛRET-U DEFTER-/ MUFASSAL-I CANİK-İ BAYRAMLİ! ME'A İSKEFSİR VE MİLAS) adını taşıyan Tahrir Defteri'nin: 
   (Karye-i Şeyh Abdullah, Vakf-ı zâviye-i Şeyh Abdullah. İki başdan mefruz, zâviye-i • mezkûreye tasarruf olunur. 6 nefer) başlığı altında köyde oturanların adlarını gösteren 338. sayfası yağma etmeğe başlamıştı. Bu hareket, henüz yeni yeni kurulmakta o-lan Anadolu'daki "Birliği" dağılma tehlikesiyle karşı karşıya getirdi. Timur yer, yer ufak Beylikler kurdurarak, Osmanlı Devleti'ni parçalamağa çalıştı. Osmanlı Şehzadeleri arasındaki taht kavgaları da bu bölünmeyi artırdığı için, Osmanlı Devleti'nin sınırları daraldı ve sultan I. Murat Hüdevandigâr zamanındaki yerlere kadar geriledi. 
    Yıldırım'ın oğulları arasındaki saltanat kavgaları yıllarca sürdükten sonra, Çelebi Mehmet'in kardeşlerini ortadan kaldırmasıyla sonuçlandı; Osmanlı Devleti yeniden eski gücüne kavuşmağa başladı. Mehmet Çelebi, Anadolu'daki "birliği" sağlamış; Karadeniz kıyılarındaki bazı şehir ve kasabaları da Osmanlı idaresi altına almayı başarmıştı. Mehmet Çelebi'nin 1419 yılına kadar devam eden, "Anadolu Bir-liği'ni kurma" teşebbüsleri sonunda, babası Yıldırım Beyazıd ta­rafından Osmanlı idaresine giren Ordu ve yöresi topraklarıyla, Ulu-bey'den Mesudiye'ye kadar uzanan bütün iç bölgeler, 1419 tarihinden itibaren yeniden Osmanlı topraklarına katılmış oldu. 
     Timar Sisteminde Ulubey Bölgesi:
   Ulubey, Ordu Mesudiye Sivas arasında bir geçit du­rumundadır. Ulubey, Osmanlı İdaresi altına alındıktan sonra, bu yöre hakkındaki ilk arazi yazı işlerinin 1430'lu yıllarda yapıldığı tahmin edi­liyor. Ancak, bu Tahrir Defteri henüz bulunamadığından, ikinci arazi tahririnin yapıldığı 1455 tarihli Tahrir Defteri, bizlere Ulubey'i birçok yönleriyle tanıtmış olmaktadır. 
   Fatih Sultan Mehmed Han'ın İstanbul'un fethinden iki sene sonra, 1455 tarihinde tanzim edilen bu defterdeki Ulubey'le ilgili bilgileri be­lirtmeden önce, arazi üzerindeki resmi bilgilerin nasıl tesbit edildikleri ve defterlere nasıl geçirildiklerinin bilinmesi gerekmektedir. 
   Osmanlı Devleti hukuku, devletin sınırları içerisindeki arazilerin kuru mülkiyeti ile, tasarruf hakkının devlete ait olduğunu kabul et­miştir. Devlet, bu çeşit arazileri, dilediği gibi işletebilir; işletme hakkını veya mülkiyetini devlet veya ilim adamlarına devredebilirdi. 
   İktâ adı verilen bu usûl, Selçuklulardan başlayarak Osmanlılar'a kadar gelmiş, Fatih zamanında da en gelişmiş şekliyle tatbikine başlanmıştı. 
   Devlete ait arazilerin gelirlerinden belirli bir kısmı, hizmetleri karşılığında belli şahıslara tahsis edilir ki, buna "Timar" veya "Dirlik" adı verilmekteydi. Bir başka ifadeyle, Timar, devletin mirî, yani dev­lete ait araziden muayyen bir kısmının yıllık gelirinin tamamını veya bir bölümünü, belli hizmetler karşılığında bir veya birkaç şahsa tevcih etmesine verilen ad'dır. 
   Bu arazi Timar tevcih edilen kimsenin mülkü değildi; tımar sahibi araziyi, üzerinde oturan çiftçiye işletmek üzere parçalara bölerek dağıtabilirdi. Timar'a verilmiş topraklarda oturan halkın görevi, o ara­ziyi işletmek; elde edilen gelirlerden, önceden tesbit edilen miktarını vergi olarak ödemekti. 
   Sipahiler, yani Timar sahipleri - bunlara aynı zamanda Sipahi de­nilirdi - arazinin gerçek sahibi değillerdi. Timar'a ayrılmış topraklarda oturan halk da tamamen hür olup, devletin kiracısı durumunda idiler. Timar sahipleri de, arazilerin gelirlerine göre tesbit ve takdir edilen vergileri, o toprakları işleyen çiftçilerden toplamakla mükellef bir çeşit memur durumunda idiler. Esasen, Timar sahibi kendisine verilen ara­zileri bizzat işleyemediği gibi, kendi adına bir başkasına da işlettirmeye yetkili değildi. Bütün bu arazilerdeki tesbit ve tahrir işleri, Tahrir Defteri adı ve­rilen belgelerde böyle düzenleniyordu: Osmanlı Devleti, yeni fetih olunan veya savaşılmadan Osmanlı ülkesine katılan topraklar üzerinde, çeşitli bilgileri topluyor; o yeri en ıssız köşelerine kadar tanımağa büyük bir hassasiyet gösteriyordu. Arazi üzerindeki bu inceleme ve tesbit işine (Tahrir) adı veriliyor; bilgilerin kaydedildiği Defter'e de (Tahrir Defteri) deniliyordu. 40 - 50 yılda bir yapılan bu yazı işleri, lüzumuna göre, daha kısa aralıklarla da tekrarlanıyordu. Bu tahrir, yani yazıyla tesbit çalışmaları, Divan-ı Hümayûn'dan (Nişancı) adı verilen bir yetkilinin kontrolü altında yapılmaktaydı. Bir yerin tahriri yapılacağı zaman, o yöreye, yazı işlerini idare edecek bil­gili, dürüst ve güvenilir biri tayin edilirdi. Bu şahsa (İl Yazıcı) veya güvenilir kişi anlamında (Emîn) denilirdi. 
   İl Yazıcı, üzerinde çalışılacak arazinin büyüklüğüne göre, yeteri kadar kâtip ve yardımcılar alarak, o bölgeye giderdi. Devletin bütün teşkilâtları, İl Yazıcıya her türlü yardımda bulunmak mecburiyetinde i-diler. İl Yazıcı, araziyi, evvelâ Padişah'a ve yakınlarına ait "Has"lar; Ve­zir ve Sancak Beyleri'ne mahsus "Haslar; zeamet ve Timar'lar, Vakıflar ve mülkler olarak muhtelif kısımlara ayrılırdı. İl Yazıcı, ekibiyle birlikte köyleri, mezraları, meraları dolaşır, bu­ralarda oturanların adlarını, yetiştirilen ürünleri, vergi mükellefi du­rumunda olanları, onların ödeyebilecekleri vergi miktarını, vergiden muaf olanlar varsa neden muaf tutulduklarını; mesleklerini, evli, bekâr, ihtiyar, sakat ve ilmiye sınıfına mensup olanları;o yerde varsa - Hıristiyanların isim ve mesleklerini de tek tek Tahrir Defteri'ne kaydederdi. Ayrıca, o köyde yetiştirilen her cins ürünler, miktarları ile birlikte, kovan sayısı, hayvanlar da tesbit olunurdu.Osmanlı Devleti'nin büyük bir itina ile güven verici şekilde tesbit ve tanzim ettirdiği bu bilgiler, "Tapu kaydı" hükmünde idiler. Tahrir Defterleri üzerinde hiçbir suretle değişiklik yapılamazdı; bir değişiklik, ancak ikinci Tahrir sırasında yapılır, yeni deftere o şekliyle kay­dedilirdi. 1455 tarihli, Ordu - Bayramlı Kazası topraklarından bahseden: 
   (SÛRET-İ DEFTER-İ MUFASSAL-I CANİK-İ BAYRAMLU Me'a İSKEFSİR VE MİLAS başlıklı defter bizlere Ulubey hakkında çok kıymetli bilgiler vemektedir.Kıymetli Sosyal Tarihçi, ilim adamı Prof. Dr. Bahaeddin YEDİYILDIZ tarafından yayınlanarak, Türk dünyasına armağan edilen bu defter, Ordu ve Giresun topraklarındaki köylerin 550 yıl öncesine ait bilgilerini tanıtmaktadır. Ayrıca, 1455, 1485, 1520, 1547 ve 1613 tarihli, yine Ordu - Bay­ramlı Kazası'na ait 5 ayrı defterdeki bilgiler de, Prof. Dr. Bahaeddin Yediyıldız tarafından, her tahrir defteri için ayrı ayrı tablolar halinde belirtilerek, (Ordu Kazası'nın Sosyal Tarihi) adı altında yayınlanarak bölge tarihine ışık tutmaktadır. Bu belgelere göre, Ulubey topraklarındaki Tımar sahiplerinin kimler olduklarını öğreniyoruz. 1455 tarihinde tanzim edilen Tahrir Def-teri'nde, Ulubeydeki köy ve mezralarının tımarları kendilerine verilen Timar sahiplerinin, Ulubey dışındaki yerlerde de tımarlarının bu­lunduğu görülmektedir Ulubey'le ilgili bu araştırmamızda başlıca kaynaklar, yukarıda tan­zim tarihleri belirtilen Tahrir Defterleri'ni inceleyen (Ordu Kazası'mn Sosyal Tarihi) adlı kitapla, 1455 tarihli Tahrir Defteri'dir. Bu vesile ile bu kıymetli belgeleri ortaya çıkaran Prof. Dr. Bahaeddin Yediyıldız'a ve defterlerin hazırlanışında kendisine yardımcı olan Ünal Üstün'e teşekkür ederim. 
     Tahrir Defterlerinde Ulubey Bölgesi :
   1455 tarihli (Suret-i Defter-i Mufassal-ı Canik-i Bayramlu me'a İskefsir ve Milas) adını taşıyan deftere göre, Ulubey'in adı: SEVEŞLÜ ve nam-ı diğer ULUBEĞLÜ'dür. 
   Sevdeş, bir Türkmen Beyi'nin adıdır. Bu bey, evladlarıyla birlikte U-lubey'in bugünkü Kardeşler Köyü topraklarına yerleşmiş, burada yeni bir köy kurmuştur. Bu aileden dolayı, köye Sevdeşlü denilmiştir. Bu­radaki Ulubeğlü, köyü kuran ailenin Sevdeş adındaki beyine verilen bir unvandır. Köy, bu suretle iki adla anılmaktadır.Sevdeşlü Köyü, 1455 tarihinden çok önce kurulmuştur. Zira, 1455 tarihli Tahrir Defteri'ndeki: "Sevdeş evladları topraklarını işlerler...?" kaydı bulunmaktadır ki, buna göre bu aile öteden beri bu topraklarda oturmaktaydılar. Yine Tahrir Defteri'ne göre, Sevdeşlü Köyü'nde otu­ranlardan vergi de alınmamaktadır. 
   Ulubey, 1455 tarihinde, bugünkü adıyla bir "Bucak" idi. İsmi de : "Niyabet-i Geriş-i Sevdeşlü nam-ı diğer Ulubeğlü"dür. Sevdeşlü adı, 1547 tarihine kadar bu nahiyenin ismi olarak kul­lanılmıştır. 1547 tarihinden itibaren ise, (Nahiye-i Ulubey) şeklinde geçtiği görülüyor. 1547 yılında nahiyenin merkezi de Sevdeşlü köyünden Gündüzlü Köyü'ne kaldırılmıştır. Ulubey Nahiyesi'nin 1455 yılında 31 köyü, 1 mezrası bu­lunmaktaydı. Bu köylerde yaşayan halk, tamamen müslüman Türklerden ibaretti. Köylerin hiçbirinde zımmi, yani hıristiyan yaşamamaktaydı. Bunu, 1455 tarihli Tahrir Defterindeki kayıtlar açıklamaktadır. Yukarıdaki bölümünde de belirtildiği üzere, köylerde oturan herkes, müslüman ve hristiyan olarak adları, meslekleriyle, ev­li, bekar, vergi mükellefi olsun veya olmasın, bu defterlere kay­dedilmekteydi. 455 tarihinde, Ulubey İlçe merkezinin, yani bugünkü şehrin bu­lunduğu araziler, bir mezra durumunda idi. Bu mezrada hiçbir ev yoktu. 1455 tarihinde Ulubey'in yahut diğer adıyla Sevdeşlü nahiyesinin 31 köyünde 371 vergi mükellefi aile yaşamaktaydı. Bu aileyi ortalama beş nüfus kabul edersek, bütün Ulubey topraklarında 1855-1900 ci­varında insan yaşadığı anlaşılır. 1455 tarihinde Sevdeşlü Nahiyesi'nin en kalabalık köyü, 30 vergi mükellefi hanesiyle Kızılin Köyü idi. Bunu 28 vergi mükellefi hane ile bugünkü Akoluk'un bir mahallesi olan Toraman, 22 hane ile Güllübelen veya Gündüzlü köyü; 21 hane ile Sevdeşlü veya bugünkü Kardeşler, 20 hane ile Uzun Mahmud, 18 hane ile Şeyh Abdullah (Şeyhler) 17 hane ile Bahaeddin ve 14'er hane ile Çukur, Dargıca, Belenyurd, Harami ve Durak köyleri takip etmektedir. 
     1455 tarihinde Sevdeşlü nam-ı diğer Ulubeğlü Nahiyesi'nin köyleri şunlardı: 
   1) Toraman (Günümüzde Akoluk'un bir mahallesidir. Halen bu isimde bir köy yoktur.) 
   2) Çon (Çukur Köyü'nün aşağısmdaki bir mahalle) 
   3) Şeyh Abdullah (Şeyhler) 
   4) Kızılin (Aşağı Kızılin) 
   5) Dağlıca - Başbüyük (Dargıca-Belenyurd) 
   6) Oktamış (Ohtamış) 
   7) Mağara (Tikenlice'nin Mağara mahallesi olduğu tahmin ediliyor). 
   8- Hatuncuk (Kadıncık) 
   9) Katırköy (Akoluk) 
  10) Gürlavuk - Gürlik (Tikenlice'nin Gülleyk - Küllük mahallesi) 
  11) Harami (Kabadüz'e bağlı Harami Köyü olup, 1455 tahriri yapıldığı sırada Ulubey Nahiyesi'ne bağlı idi). 
  12) Güraklas (Neresi olduğu bilinmiyor) 
  13) Bahaeddin (Yolbaşı) 
  14) Yağmurlu me'a Taşluca (Kıran Yağmur). 
  15) Koylu yurd (Kuylu) 
  16) Tura köy (Durak) 
  17) Dölbendlü (Durak'ın mahallesi) 
  18) Karakoca (İlçe merkezinin mahallesi) 
  19) Çonkara bi-ismi Güllübeleni (Çonkara) 
  20) Çukurcak (Çukur) 
  21) Uzun Mahmud 
  22) Karlıcak (Kardeşlerin Kalicak Mahallesi). 
  23) Halidlü (Neresi olduğu bilinmiyor) 
  24) Unduz bi-ismi Güllübeleni (Evvelce Gündüzlü Köyü iken halen merkezin mahallesidir.) 
  25) Futuni (Neresi olduğu bilinmiyor). 
  26) Danişmend Köy bi-ismi Kovancı (Harami'nin bir mahallesidir). 
  27) Turuddi /Turdi (Neresi olduğu bilinmiyor). 
  28) Karaağaç (Kabadüz'e bağlı Karaağaç Köyü). 
  29) Bedirlü (Neresi olduğu bilinmiyor). 
  30) Sevdeşlü (Bugünkü Kardeşler Köyü) 
  31) Ulubeğlü mezrası 
   Tahrir Defteri kayıtlarında "Ulubeğlü mezrası" olarak belirtilen bu yerde (11) vergi mükellefi hane bulunduğu görülmektedir. Bu du­rumda burası bir mezra olarak kayıtlara geçmesine rağmen, bir yer­leşim birimi olarak tesbit edilmiştir. Bu mezranın günümüzdeki yeri bi­linmemektedir. 
   Halen Ulubey'e bağlı bulunan Eymür Köyü, 1455 ve 1485 ta­rihlerinde "Şayiplü" Nahiyesi'ne bağlı idi. Eymür, 1520 tarihinden itibaren Ulubey'in köyleri arasında görülmektedir. Adı geçen Sayiplü Nahiyesi ise, Ulubey'in bitişiğinde Esenbeğlü, Fındıklı, Kumrulu, Ga-zilü gibi bir kısmı halen Ulubey'e bağlı köylerin topraklarını da içerisine alan14 köy, 2 mezrası bulunan bir nahiye idi. 
   Sayiplü Nahiyesi'ne bağlı olduğu 1455'de Eymür'de 25 hane, 1485 de ise 21 hane bulunuyordu. Ulubey'e bağlı olduğu 1520 yılında Eymür'deki hane sayısı 22 iken, 1547'de 38'e ve 1613 tarihinde de 40'a çıkmıştır. 1455-1613 yılları arasında Ulubey köylerinin nüfusları, çeşitli se­beplerle azalmış ve artmıştır. Bu değişiklikler köylere göre şöyle ol­muştur: Toraman Köyü'nde 1455'de 28 olan hane sayısı, 1613 de 59'a, Kızılin 30'dan 67'ye, Koylu 6 haneden 30'a, Sevdeşlü 21 haneden 38'e, Şeyhler 18 haneden 110 haneye yükselmiştir. Uzun Mahmud Köyü de 20 haneden 1520'de 42 haneye çıkmışsa da 1613'de 33'e düştüğü görülmüştür. Bu arada Çonkara'nın 9 haneden 1520'de 38'e çıkıp, 1547 de 27 haneye ve 1613'de ise 25'e indiği tesbit edilmiştir.Bu rakamlar, köy-lerin durumlarında sık sık değişiklikler oldu-ğunu göstermektedir. 1455 de vergi mükellefi hane sayısı 371 (ortalama nüfus 1850 -1900) iken, 1485 de hane sayı-sında bir miktar azalma olmuş (324 hane), 1520 yılında ise iki misli artarak hane sayısı 616'ya, nüfus3080-3100 çıkmıştır. 1547'de hane adedinin en yüksek seviyeye 974'e ulaştığı (nüfus 4870 - 4900) görülmüştür. Ancak, XIV. yüz-yılın sonlarına doğru Anadolu'da bozulmaya yüz tutan asayiş, Ordu - Bayramlı Kazası topraklarına da yayıldığından, Ulubey'in bazı köylerinden başka yerlere, bilhassa Ordu - Bayramlı ve Perşembe topraklarına doğru bir göç hareketi başlamıştır. Göçler, bölge nüfusunu bir hayli azaltmıştır. 1613'de vergi mükellefi sayısı 899'a (nüfus 4500) düşmüştür. Nüfustaki bu azalmanın sebeplerini, Celalî olaylarının bölgede meydana getirdiği yağma ve tecavüzlerin kaynağında görmekteyiz. 
     Celalî Olayları ve Ulubey Bölgesi: 
   XVI. yüzyılın ikinci yarısı sonlarına doğru, Anadolu'nun bazı bölgelerinde "Celali" adıyla tanınan bir kısım zorbalar türemişti. Soy­gunlar, cinayetler, hertürlü rezaletlerde bulunan Celalî denilen bu kişiler, Canik Dağları'na kadar yayılmışlar, Ordu topraklarına da girmişlerdi. Celâlîler'den kaçan halk, sığınacak yerler arıyor, dağlarda or­manlarda, mağaralarda hayat mücadelesi vermeğe uğraşıyorlardı. Celalî olaylarının Ordu topraklarında da büyük çapta yayıldığı, 1600-1615 yılları arasında, bilhassa Ulubey bölgesiyle Ordu - Bay­ramlı Kasabası'na yakın köylerde büyük bir huzursuzluk baş göstermiş, pek çok köylü bölgeden uzaklara kaçmıştı 
   1613 tarihli Tahrir Defteri'ndeki köylerin nüfuslarını daha önceki yıllarda yapılan tahrirlerdeki nüfuslarla karşılaştırdığımız zaman; Ba-haeddin, Çonkara, Dargıca, Gündüzlü, Harami, Kızılın, Kuylu, Sev-deşlü ve Uzun Mahmud köylerinde büyük bir azalma olduğu görülür. 
   Celalî eşkıyalarının Ordu - Bayramlı Kazası topraklarındaki yağma ve cinayetleri, Ulubey köylerindeki bir kısım halkın Şeyh Abdullah (Şeyhler) köyüne toplanmasına vesile olmuş; Şeyhler'deki hane sayısı (110) gibi yüksek bir seviyeye çıkmıştı. Zulüm ve felaketlerle karşılaşıldığı hallerde, insanlarda manevî bir güce sığınma, ondan yardım umma arzuları doğduğu için, Celâlîliğin Ordu topraklarında bütün şiddetiyle hüküm sürdüğü bir devrede, Şeyh Abdullah (Şeyhler) Köyü'nün de, adeta manevi bir sığınak olduğu an­laşılıyor. 
   Celalî hareketleri, sadece köylerdeki nüfusun dağılmasına, top­rağın boş kalmasına, can ve mal emniyetinin ortadan kalkmasına değil, sosyal ve ekonomik düzenin de bozulmasına sebep olmuştu.

 

Hazırlayan ve Derleyen :Mustafa ÖZTÜRK Ulubey İlçe Milli Eğitim Şube Müdürü
Kaynak:Prof. Dr. Bahaeddin YEDİYILDIZ Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Emekli Öğretim Üyesi
 
  Toplam 86998 ziyaretçi (288238 klik) kişi burdaydı! Mustafa GÜNDÜZ  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=

BU SAYFADA Dakika Saniye Misafirim Oldunuz .....

Webmasterim.Com